16 Şubat 2008 Cumartesi

Füreya

Füreya

Ayşe Kulin
Remzi Kitabevi
Ocak 2000 ISBN: 975-14-0727-3
46.Basım
Kitabın Alındığında Fiyatı: 8500000 TL
Okuduğum Tarih: 31.12.2001
Sayfa Sayısı: 350



Şakir Paşa ailesinin bir üyesi olan sanatçı Füreya Koral'ın yaşamını konu olan biyografik özellikler taşıyan bir roman.Osmanlı aristokrasisine mensup bir ailenin kızı olarak doğup gerçek bir sanatçıya dönüşen, ilginç yaşamı ve ailesiyle başlı başına bir fenomen olan Füreya'nın yaşamı, arzuları ve aşkları, Ayşe Kulin'in sürükleyici kalemiyle yeniden hayat buluyor.


Altını Çizdiğim Satırlardan Bazıları:

(Kitaptaki gözlerimi yaşartan paragraf)
...babasının sesini duydu.
"Füreya, gel misafirlerimize 'hoş geldiniz' de "
"İşte benim küçük kızım Füreya" dedi babası gururla. Çocuk önce ince bıyıklı adamın önüne gidip, reverans yaptı.
"Hoş geldiniz efendim."
"Bon soir, mademoiselle," dedi adam.
"Bu beyefendi Fransızdır, onunla Fransızca konuş" dedi babası.
"Soyez le bienvenu," dedi Füreya. Sonra göbekli yaşlı adama yürüdü.
..."Hoş geldiniz efendim." Ona da reverans yapıp nihayet yüzünü henüz görmediği üçüncü adama döndü çocuk. Aman tanrım! Onlar nasıl gözler öyle. Masmavi, çakmak çakmak bakışlar, Füreya'yı delip yüreğine saplandı sanki. O hiç bu kadar güzel bir erkek görmemişti bugüne kadar. Diğerleri, sarışın Fransız ve göbekli adam bir anda siliniverdi sanki. Odada sadece o vardı. O ve Füreya. Aliye, Aliye, Aliye... Burada olmalıydın... bu gözleri, bu yüzü sen de görmeliydin...
"Siz Fransızca biliyorsunuz demek, küçük hanım?"
"Evet efendim."
"Ne zaman öğrendiniz?"
Onunla annesi hep Fransızca konuştu da. Ana dili gibi, Türkçeyle birlikte öğrendi aslında," dedi babası.
"Annesi Fransız mı?"
"Hayır. Türktür."
"Başka marifetleriniz de var mı, küçük hanım?"
"Keman."
"Keman çalıyorsunuz öyle mi?"
"Evet efendim."
"Kaç yaşındasınız?"
Füreya, 'onsekiz, ondokuz,yirmi,' demek istiyordu.
"Dokuz," dedi
"Okula gidiyor musunuz?"
"Evet."
"Aferin. Keşke her Türk kızı sizin gibi lisan ve müzik bilse. Kim bilir belki bir gün..." dedi, mavi gözlü adam.
"Resim de yapıyorum," dedi Füreya fısıldayarak.
"Kızım, yemeklerimizi yavaş yavaş masaya taşı bakalım."
Füreya, hâlâ o bakışların tesiri altında, dizleri titreye titreye mutfağa döndü.
... Füreya, başı geriye dönük, bakışları mavi gözlü adama dikili yürüyordu koridorda.
... Bir ara, dayanamadı parmaklarının ucuna basa basa koridorda salona doğru yürüdü. Yaptığının çok ayıp olduğunun bilincindeydi ama o mavi gözlü adama bir kere daha bakmak istiyordu.
...Odasına geri gitti ama ne keman çalabildi, ne resim yapabildi Füreya. Yatağına uzandı, o mavi bakışlı adamı düşündü hep. Bir gün evlenecekse, böyle bir kocası olmalıydı. Mavi gözlü. pelerinli. Bir ara içi geçer gibi oldu, uyuyakaldı. Sıçrayarak uyandığında, sokak kapısının önünde vedalaşan misafirlerin sesini duydu.
...Füreya yerinden fırlayıp içeri koşmak, mavi gözlü adamı bir kere daha görmek istiyordu ama, sokak kapısının kapandığını duydu. Koştu, pencerenin önüne dayadığı iskemlenin üzerine çıktı, bu kez camı açıp, aşağı sarktı. Önce pelerinli adamın çıktığını gördü kapıdan.
..."Aferim kızım, bana anneni aratmadın bu akşam," diyordu kafasını kapıdan içeri uzatan babası. Füreya camı kapadı, perdeleri çekti.
"Babacım, kimdi onlar?" diye sordu.
"Seyfettin Bey'i tanımadın mı?"
"Tanıdım. ya öteki? Fransız değil de, öbür mavi gözlü olanı?"
"O benim Harbiye'den sınıf arkadaşımdı. Adı, Mustafa Kemal'dir," dedi babası.
---------
Latife Hanım ve Mustafa Kemal, Hakkiye Hanım'ın İzmir'e taşınmasından kısa bir süre sonra evlenmişlerdi.
Füreya, Atatürk'ün nikâhına çok gitmek istediği halde, Göztepe'deki köşke götürülmedi.
...Emin Paşa ve Hakkiye Hanım, süslenip püslenip evden nikaha gitmek için çıkarken, Füreya ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
...Füreya yatmadı, annesiyle babasını bekledi. ...eve döndüklerinde kızlarını pencere önünde, dönüşlerini beklerken bulmuşlardı.
"Haydi, lütfen anlatın. Latife Hanım'ın gelinliği nasıldı?" diye sordu Fireya.
"Gelinlik değil, krem rengi bir elbise giyiyordu. Saçlarına bir tül takmış, eline de uzun saplı bir gül almıştı. Çok sade bir gelindi."
...O, O nasıldı? Yakışıklı mıydı? Pelerini var mıydı?"
Hakkiye Hanım, kızının Mustafa Kemal tutkusundan haberdardı. Güldü.
"Çok yakışıklıydı ve elbette pelerini yoktu. Lacivert kruvaze bir elbise giymişti."
... "Ahhh!" dedi Füreya, "Keşke ben on yaş büyük olsaydım da onunla ben evlenseydim."
"Füreya, abuk subuk konuşma. Bak, sana bir sürpriziğm var. Yarın akşam Paşa ile yeni gelini bizim eve yemeğe davet ettim. Onu yine yakından görebileceksin" dedi annesi.
Füreya sevinçten deliye döndü. Ertesi günü zor etti. Ziyaret saati yaklaştıkça , elbiselerinin birini giyip ötekini çıkarıyordu.
...Yemekten sonra,
...Hakkiye Hanım, Füreya'ya kemanını getirip çalmasını söyledi.
"Ne çalayım?" diye sordu misafirlerine.
"Ne istersek çalabilir misin?" dedi Mustafa Kemal.
"Denerim."
"Bach çalın."
"Hangi konçertosunu?"
"Bu kız beni aşıyor Latif," dedi Mustafa Kemal
Parça bittikten, alkışlandıktan ve her türlü iltifatı dinledikten sonra, odasına gitti, gümüş kakmalı kutusundan hatıra defterini çıkardı. Aşağı indiğinde ufak bir tereddüt geçirdi. Ya reddederse... Ama her şeyi göze alıp yürüdü.
"Defterime benim için bir şeyler yazar mısınız efendim," dedi.
Mustafa Kemal, Füreya'nın uzattığı defterle kalemi aldıve dizlerinin üzerinde, onu çok uzun yıllar etkileyecek olansatırları yazmaya başladı. Yazı,
"Füreya Hanım," diye başlıyordu, "Görüyorum ki siz çok çalışkan bir insansınız. Millet sizden çok şey bekliyor. Siz çalışmalı ve bir şeyler vermelisiniz memlekete."
Füreya, defteri, kutsal bir emanet gibi göğsünün üzerine bastırıp odasına çıktı.

Adı: Aylin

ADI: AYLİN
Ayşe Kulin
Remzi Kitabevi
Temmuz 1997 ISBN: 975-14-0599-8
16.Basım
Kitabın Alındığında Fiyatı: Etiket düşmüş :)
Okuduğum Tarih: 29.08.1999
Sayfa Sayısı: 341

"...Yükseltilmiş sahnede kapağı açık, maun bir tabut duruyordu. Uzun bir sıra oluşturan insanlar, tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp, içlerinden dua ya da vada ederek, tabutun başından ayrılınca, yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerinin alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzenin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu. Katafalkın üstünde, dört bir yanı rengarek çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı..."
İşte bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili Paşa'ya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin Devrimel'in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.
Altını Çizdiğim Satırlardan Bazıları:
..."Hayatta gri renkler vardır,"dedi Nilüfer. "Hiçbir şey siyah beyaz değildir. Hele sevgiler hiç değildir."
----------
..., peşinden koştuğu gerçek zenginliğin, dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanların iç âlemlerinde bulunduğunu öğrenecekti.
----------
...Mişel akşamüstleri eve gelip klasik müziğini pkaba koyduğu zaman önceleri bu müzikten zevk alan, en azından zevk alıyormuş gibi gözüken Aylin, kendine bir kadeh şarap doldurup, çekip odasına gidiyor, kapısını da müziği duymamak için sımsıkı kapatıyordu.
...Evde de eskisinden çok daha az konuşmaya başlamışlardı. Başbaşa kaldıkları zaman gergin bir ortam oluşuyordu.
...Mişel yıllardan beri güvendiği, dayandığı, inandığı ve sevdiği tek erkekti.
Ondan asla vazgeçemezdi. Ama sıkılıyordu, SIKILIYORDU. Ruhu kanatlarını takmış, çırpınıp duruyor, bir türlü havalanamıyordu.
..."Ben hayattan değil, tekdüzelikten kaçıyorum, asıl sen bunun farkında değilsin"
... Aylin'in kitabında kötü, ayıp, günah diye kavramlar yoktu. İnsanlar dünyaya, başlarına gelebilecek şeyleri yaşamak için geliyorlardı. Her şey gelebilirdi başlarına. Bu nedenle hoşgörülü olmak şarttı. Ayıplamak, kınamak yanlıştı.

13 Şubat 2008 Çarşamba

Öğrendiklerimi bilerek yeniden başlayabilseydim eğer

ANLAR
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır,
daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer,
yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem.
Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere
yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer,
hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım,
bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim
ve
biliyorum...
ÖLÜYORUM...

Jorge Luis BORGES

7 Şubat 2008 Perşembe

Çalışan Kadın Olmak



Eskiden kadın olmak daha kolaydı. Kadınlar sadece evde olur, yemek yapar, çocuk bakarlardı. Sadece eşinin geliri düşükse çalışır ve çalışan kadına acınırdı. Kadın çalışıyorsa, evine bakamayacağı düşünülürdü, zaten kadın bekârken calışıyorsa, evlenince evinin kadını olurdu. 90'lı yıllara gelindiğinde kadın sadece evde olmak istemedi, artık calışmak ekonomik olarak özgürleşmek istiyordu.

Önce universite okumaya, sonra calışmaya başladı. Bu kadının hoşuna gitmişti. Çalışıyor, istediği gibi harcıyor, geziyordu. Artık çalışan kadın evli olmak değil bekar olup gününü gün etmek istiyordu. Yaşasın özgürlük...

Çalışan kadın artık işkolik olmuştu, çalışıyor ve yükseliyordu. Zirveye ulaşmıştı. Birçok şirkette önce orta kademe, sonra üst kademe yönetici kadın oldu. Doksanların sonuna gelindiğinde şirketler yalnız ve işkolik 30 lu yaşlarında kadınlarla doluydu.. Bu calışan kadına yetmedi, çıtayı biraz daha yükseltti.

Artık hem evli ve hem de başarılı çalışan kadın olmalıydı. Çalışan kadın etrafına bakındı. Başarılı, paralı koca adaylarını gözden geçirildi.
Adaylardan kel, şişman ve kısa boylu olanlar hemen elendi. İnce ruhlu, şaraptan anlayan, 14 Şubat'ta müthiş surprizler yapabilen, kimsenin bilmediği yerlerde başbaşa tatillere götüren, yaşamayı seven ve bol bol espiri yapanlar hemen kapışıldı.

Yurt dışından gelinlikler getirtildi. Otellerde muhteşem düğünler yapılıp, Maldivler'e yada Bali'ye balayına gidildi.

Balayından sonra çalışan kadın hızla iş başı yaptı. Gündüzleri toplantıdan toplantıya koştururken artık akşam yemeğini de düşünmeye başlamıştı. Akşam ne yenmeli, nereye gidilmeli, eşinin gömlekleri, pantolanları ütülü mü, kıyafetlerı kuru temizlemeciye gitti mi geldi mi, marketten alınacakların listesini çıkar, iş çıkışı git al, eve gel, akşam yemeğini hazırla....

Çalışan kadın artık mutluydu. Gece yatağı sıcacıktı. Üzülünce derdini paylaşan, hastalanınca ona bakan, ağlayınca destek olacak bir omuza, göz yaşlarını silecek şevkatli ellere sahipti. 15 saat koşturmak kadına vız geliyordu. Etraf bu şekilde koşuşturan, ev ile iş arası çift vardiye çalışan kadınla doluydu.

Zaman geçiyordu. Çalışan kadın 35 ine yaklaşıyordu. Biyolojik saati 'be bek, be - bek' diye uyarı vermeye başladı. Evet çalışan kadın hemen çığlıklar atmaya basladı 'Bebek de yaparım kariyer de ' diye...Çalışan kadınlar hemen sosyetik kadın doğumcuların randevularını doldurdular. Çalışan kadınlar ajandalarına ve işlerinin temposuna uygun zamanı seçip hemen mikroenjeksiyonla bebek yapmaya başladılar. 1-2 ay sonra güzel haberler sırayla gelmeye başladı,çalışan kadınlar hamileydiler.




Çalışan kadın hem hamile, hem güzel olmak istedi.Hemen diyetisyenlere koşulup, özel hamile diyetleri alındı, bol bol kivi yenmeye başlandı. Eskisi gibi tatlı, turşu, börek, erik aşerilmiyor,karpuz, kivi ve mango isteniyordu gecenin bir yarısı eşlerden. Çalışan kadın çocuğunu eski usul büyütmeyecekti. Hemen onlarca hamilelik, bebek büyütme kitapları alındı, bir cok internet sitesine üye olundu, Yoga ve anne-baba kurslarına yazılındı.
Çalışan hamile kadın artık gün gün takip ediyordu bebeğinin gelişimini. Bugün 43. gün, bebeğim üzüm tanesi gibi... 59. gün, parmakları oluştu... 89. gün, bugün ilk defa hıçkırdı... 210 uncu günden sonra artık bebeğin matematik zekasının artması için Mozart dinletilecek.

.. Sonuda mutlu gün geldi. Çalışan kadın artık anneydi. 3-4 aylık izinden sonra calışan kadın öldürücü diyetlerle zayıflayarak incecik bir şekilde işbaşı yapmıştı.




Artık başarılı bir yönetici, iyi bir eş ve anne olarak 24 saat çalışıyordu. Bebek büyüdükçe, sosyalleşmesi için çalışan kadın cumartesilerini çocuğuna ayırdı. Artık tüm anneler topluca etkinliklere katılmaya başladılar. Yaş günü partileri, tiyatrolar,piyano dersleri, basketbol,tenis ve yüzme kurslarının biri bitiyor, diğeri başlıyordu.

Çalışan kadına bu da yetmedi. Artık hem çalışıyor, hem iyi bir eş olmaya gayret ediyor ve hem de annelik yapıyordu. Çalışan kadın çıtayı birkez daha yükseltti. O artık evinde katkısız, sağlıklı ekmekler, receller yapmalı, organik gıdalarla, vitamini bol sebze yemekleri hazırlamalı, çocuğuna ve eşine özel günlerde pastalar yapabilmeli, bu pastaları çok güzel süsleyebilmeliydi. Bütün çalışan kadınlar yemek yapma kurslarına koşmaya başladılar.
Evlerine ekmek yapma makinaları aldılar,toplantı aralarında bir birlerine yemek tarifleri vermeye başladılar, 'Dün nefis bir çavdarlı ekmek yaptım, istersen tarifini vereyim' 'Ben de hafta sonu harika bir pasta yaptım. Evdekiler bayıldi. Bir akşam gelin de size de yapayım' Bakalım çalışan kadın bundan sonra çıtasını nereye yükseltecek?


Gelelim erkeğe...Bu süreç içerisinde çalışan erkek ise çıtasını hiç yükseltmedi. 80 lerde, 90 larda ve 2000 lerde hep TV izliyor,bira içiyor ve maça gidiyordu...

(2008 gelindiğinde ne oldu dersiniz? Varmıdır bir yükselme? yoksa göbekleri mi büyümüştür? :)) )

Denemeler

DENEMELER
Montaigne
Türkçesi: Sabahattin Eyuboğlu
Cem Yayınevi ISBN: 975-406-081-9
30.Basım: Temmuz 1999
Okuduğum Tarih: 16.11.2006
Kitabın Alındığı Fiyatı: Fiyat etiketi düşmüş
Sayfa Sayısı: 375


Sabahattin Eyuboğlu ilk baskısının önsözünde, "Montaigne'den yapılacak her seçme, ister istemez, eksikerim ve keyfi olacaktır... Montaigne'in bahçesinden her geçişte insan çok değişik demetler yapabilir." diyordu. Dördüncü basımının önsözünde ise " bu son baskı için Montaigne'in bahçesinde bir hayli dolaştım yeniden. bir kez daha anladım ki, insan gibi tükenmez bir maden bu Denemeler."
Altını çizdiğim satırlardan bazıları:

....Montaigne, okumayı ve gezmeyi bir aşk haline getirmiş. Gezilerde en çok sevdiği şey, yabancı bir yerde uyandığı sabahlar, yepyeni şeyler göreceğini düşünüp sevindiği an olurmuş. Bildiği yerlere pencereden bakmak bile ona sıkıntı verirmiş. Kitapları da tıpkı gezer gibi okurmuş.
....Kendimi olduğundan az göstermek, alçakgönüllülük değil, budalalıktır. Kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır.
....Kendini olduğundan fazla göstermek de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır.
....Aklımızın istediği şey, iştahımızın da aradığı şey olsun.
....Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.
....Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş dolaş edip hep bir yere koymuşlar?
....Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! o kadar rahatmısın ki rahatının yarısı sana batıyor.
....Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıpta gittiğimize; onunla dolu kalır düşlerimiz.
....Kırdım diyorsun zincirlerini;
Evet, köpek de çeker koparır zincirini,
Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak.
....Her işin bütün koşullarını ve sonuçlarını arayıp hesaplayan adam karar vermekte güçlük çeker; orta bir kafa da işleri götürür, en iyi işçiler nasıl iş gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez.
....Solon bir gün demiş ki Krezus'a: "Talih ne kadar güleryüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden insanlar mutlu saymamalı kendilerini; Çünkü insan hayatı kararsız, değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan bambaşka bir duruma geçiverir."
....Vicdan içimize korku saldığı gibi, suçsuzsak rahatlık ve güven verir bize.
....Bütün umudum kendimde. ....Bir başkasına bağlı yaşamak yürekler acısı ve belalı birşeydir. ....kendimiz bile güvenilir değiliz yeterince--asıl iş yürekli olmakta çünkü--
....Kadınları türlü yollardan aldatıp azdırıyoruz, kısacası. durmadan hayallerini coşturuyor, dürtüklüyoruz, sonra da dişiliklerine lanet okuyoruz. Doğrusunu söyleyelim: Biz erkeklerin hemen hepsi kendi günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar; kendi vicdanından çok karısının vicdanı üstüne titrer (Aman ne fedakarlık!) tek karısı ondan daha iffetli kalsın da hırsız olmaya, yemin bozmaya, karısının adam öldürmesine, afaroz edilmesine razıdır herkes...
....Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh gerekir. Bizi mutlu eden, bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır.
....Ruhda ve bedende rahatlık olmadıkça, döşek rahat olmuş neye yarar? Vücudumuza bir iğne, ruhumuza bir dert girdimi, dünyalar bizim de olsa rahatımız kaçar. Kum sancıları bir başladımı, insan ne kadar devletli, haşmetli de olsa, tacını, tahtını, saraylarını unutmaz mı?
....Zamanlarını en iyi kullananlarda bilgi ve görgü hayatla birlikte olgunlaşabiliyor.
....Herkesin gözü dışardadır; ben gözümü içime çevirir, içime diker, içimde gezdiririm. Herkes önüne bakar, ben içime bakarım: Benim işim gücüm kendimledir. hep kendimi seyreder, kendimi yoklar, kendimi tadarım.

Mutluluk

Mutluluk
Zülfü Livaneli
Remzi Kitabevi
Kasım 2002 ISBN: 975-14-0900-4
20.Baskı
Kitabın Alındığında Fiyatı:1250000TL (14.04.2003)
Okuduğum Tarih:7 Aralık 2007
Sayfa Sayısı: 343

Günümüz Türkiye'sinin içinden bıçak gibi geçen bu romanda üç kişiyle tanışıyoruz.Van gölü kıyısındaki kasabada, tecavüze uğramış olan on yedi yaşındaki Meryem, evlerinin 'izbe' denilen ambarına kilitlenmiş durumda yazgısını düşünmektedir. İstanbul'un tanınmış profesörlerinden Harvard mezunu ve varlıklı İrfan Kurudal, Boğaz'a bakan evinde yaşamını kökten değiştirme planları yapmaktadır.Cemal ise Gabar dağlarında PKK takibinde, ateş altındadır. Yaşam bu üç kişinin yolunu garip bir raslantıyla birleştirir ve birbirlerinin ruh fırtınalarını daha yakından tanırlar.Mutluluk hem bir dönem romanı; hem kentiyle kasabasıyla, İstanbul'u ve Ege'siyle bugünkü Türkiye'nin tanığı, hem de anlattığı kişilerin psikerimolojik derinliklerine ulaşan bir başyapıt. Meryem'i, İrfan'ı ve Cemal'i hiçbir zaman unutmayacaksınız.
Altını Çizdiğim Satırlardan Bazıları:
....bir çok arkadaşı gibi göğsüne soktuğu bir naylon alışveriş torbasıyla çıkıyordu operasyona.
....Çünkü bir daha, Abdullahın kopan ayağını helikoptere atmak gibi bir dehşeti yaşamak istemiyordu.
....Niğdeli Abdullah, ....Terhisine üç ay kala ....Ortalığa müthiş bir sessizlik çökmüştü; ta ki müthiş bir patlama yeri göğü inletene ve çevrelerindeki hava yırtılana kadar. Abdullah'ın üstüne bastığı bir mayınla uçmuş olduğunu gördüler. ....Cemal. Abdullahın başını kucağına aldı, şoka girmiş olan çocuk, "Gözüm, gözüm! diye haykırıyordu. "Gözüme bir şey kaçtı! çok acıyor!" feryatları yeri göğü inletiyordu. ....Sol gözü yok olmuş, yerinde kanlı bir oyuk kalmıştı. ....Komutan elindeki telsizle ....çabucak mevkilerini bildirip yardım istedi "Ağır yaralımız var! Helikopter gönderin!" "yalvarıyorum!" dedi komutan "yalvarıyorum bu aslanı alın"....Tam o sırada Cemal, Abdullah'ın bacağına baktı. Bacağın ucunda ayak yoktu; ....parçalanmış olan postal parçalarıyla birlikte ayak, kanlar içinde alışılmadık bir nesne gibi duruyordu.....Bir kaç asker Abdullah'ı Cemal'in kucağından aldı, helikoptere doğru götürdü;....Bu arada Cemal'de Abdullah'ın kopmuş ayağını aldı yerden, henüz sıcak olan bu vücut parçasını helikoptere doğru fırlattı.
....Ama o günden sonra, göğsünde bir naylon torba taşımaya başladı. Bir daha bir arkadaşı mayına basarsa, parçalarını bu torbaya koyacaktı.
UZAKLAR
Can Dündar
İMGE Kitabevi Yayınları, 2002
Okuduğum Tarih:09/04/2003 ve 30/12/2007 de 2 kere
5.Baskı ISBN: 975-533-335-5
Aldığım Fiyat: 6500000TL
Sayfa Sayısı: 197



Ah..! yollara çıkmak lazım şimdi...
Geride tükenmez krizler, nafile rutinler, virane ilişkiler
bırakarak yelkenleri şişirmek lazım...
Doldurup bavula ertelenmiş coşkuları, rüzgârları
sırtlamak, martıların peşine düşüp asfalt bilmez
topraklara koşmak lazım...
Serseri bir şişede imzasız bir mektup olup meçhul
kıyılara vurmak lazım...
Kış bastırdıkça baharın izini sürmek lazım...
Unutulmuş paslı bir hançer gibi çekilmek kınından
ve yollara sürtündükçe yeniden bilenip ışımak lazım...
Ah..! gökten yıldız yağıyordur oralarda;dallar hazdan
kırılıyordur.
Şimdi uzaklarda olmak lazım...
Altını Çizdiğim Satırlardan Bazıları:
Hiç kimsenin isteği dışında çalışmaya zorlanamayacağını

...."Huzur"
....gece, saman yolunun kucağında, ahşap bir teknenin iniltilerini dinleyerek dalınan uykudaydı. Sabah alacasında dağların sınır boyları pembeleşirken uğurlanan yıldızdaydı.
....İçimizdeydi...
....Peşine düştüğümüz huzurun hiç de o kadar uzak, o kadar pahalı olmadığını keşfettik.
....Güzel gözlü, eksikerim dişli çocukların kahkahasında...
....Yalansız bir dost meclisinde...

Ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

....keşfedilecek ülke, insanın kendisidir.